« Önceki | Sonraki »

Üzüntüsüz Yaşanır Mı



Hayat, bakış açısından ibarettir.

Üzüntümüz de, sevincimiz de hayata baktığımız pencereye göre değişir.
Sahi, siz hayata hangi pencereden ve ne açıdan bakıyorsunuz?
Eğer mutlu değilseniz, hayata baktığınız pencereyi değiştiriniz.
Üzüntülerden kurtulamıyor ve sürekli sıkıntıların kıskacında eziliyorsanız, hayata bakış açınızı hemen değiştiriniz.
Tanıdığım öyle insanlar vardır ki, hayata daima olumsuzluk penceresinden bakar. Hep kötüyü, eksiği, bozuğu görürler. Böylece içlerinde, sürekli olumsuzluğu biriktirmiş olurlar.
Onlara göre herşey, her zaman kötüdür. Hayat felaketlere gebedir. İnsanlar gittikçe kötüleşmekte ve insanlıktan çıkmaktadır.
Her insanı bir kötülük odağı olarak gören böyle birinin, üzüntüden kurtulabilmesi ve mutluluğu yakalaması mümkün müdür?
Herkesten ve her şeyden daima kötülük bekleyen bir insanın, huzurlu olması imkânsızdır. Çünkü ona hiç kimseden zarar gelmese de, içindeki bu kötülük beklentisi ona kötülük olarak yeter de artar.
Aslında, "Herkes kötü" diyen kendi kötülüğünü göstermiş olmaz mı?
Beklentileri hep olumsuz olan, biraz da kendi iç dünyasını göstermiş olmaz mı?
Zira kötülüğü bekleyen, onun yapılabilir olduğunu düşünendir.
Kendisini hep iyiliğe ayarlamış olan, herkesi de kendisi gibi bilir. Bu sebeble de kötülük beklentisi sınırlıdır. Hatta her geceyi Kadir, her rastladığı kişiyi de Hızır sanır. Gördüğü düşü hayra yorar. İyilik ve güzellik yorumu mümkün oldukça, kötülüğü hayaline bile getirmez. Kötülere karşı bile, kötüleşmeyi asla düşünmez.
Kötülere sadece acır.
Onlara da yardıma hazırdır.
Dünyada kötü ve kötülük kalmasın diye hep duadadır.
Gözü, bardağın dolu yanındadır.
Olumluyu görür, anlatır...
Olumlu bakmak, uyumlu olmaktır.
Olumluyu gören, söyleyen, öven; olumlu halleri çoğaltandır.
İç dünyasındaki olumluluk hali, bakış açısını oluşturur. Zira "Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır."
Hayata olumluluk penceresinden bakan, hep iyi dileklerde bulunur. İyilik temennisi iyidir. Önce sahibini iyileştirir. Evvela dilek sahibinin içini iyileştirir. Bu sebepledir ki, iyilik dileyen iyilik bulur.

ÇÜNKÜ DİLEKLER DUALAŞIR DUALAR GERÇEKLEŞİR
Çünkü dilekler dualaşır, dualar gerçekleşir.
Yüce Yaratıcı bu âlemde öyle bir gönül sistemi kurmuştur ki, iyi olmak için, iyiliği herkes için istemek gerekiyor. Sadece kendi iyiliğini isteyen benciller, bunu asla başaramazlar.
Bilge hükümdar, bencil miskinlerle, gönül ehli dervişler arasındaki farkı ortaya koymak için, şöyle bir deneme yaptırmış:
Tembelhanelerden topladığı bencil kişileri bir araya getirtmiş ve gün boyu aç bıraktırmış... Sonra da kocaman bir çorba kazanını ortalarına koydurtmuş... Miskin benciller hemen hırsla kaşıklara saldırmışlar. Kocaman kaşıkları çorba kazanına daldırmışlar. Ancak çorba dolu kaşıkları ağızlarına götürememişler. Çünkü kaşıkların sapı neredeyse bir metreye yakınmış. Bu sebeble çorba dolu kaşıkları ağızlarına götürememişler. Yiyemedikleri çorba üstlerine başlarına dökülmüş, çorba kazanına düşmüşe dönmüşler, perişan olmuşlar, aç kalmışlar...

* * *
Bencil miskinlerden sonra, dervişler getirilmiş. Aynı şekilde, gün boyu aç kalmış olan bu fakir insanlar, görünüş itibariyle öncekilere benziyormuş ama gönül bakımından apayrı ve bambaşka imişler...
Çorba kazanının etrafına oturmuşlar sükûnetle... Bir kazana bakmışlar, bir de ellerine verilmiş olan uzun saplı kaşıklara... Sonra da bir güzel karınlarını doyurmuş, açlıklarını gidermişler. O uzun saplı kaşıklara rağmen aç kalmamışlar. Çünkü birbirlerini doyurmuşlar. Herkes kendi kaşığını karşısında oturan arkadaşının ağzına uzatıvermiş...
Böylece, karşısındakini fark etmenin, görmenin ve düşünmenin, yani bencil olmamanın faydasını görmüşler.

HAYATA BEN PENCERESİNDEN BAKANLAR
Hayata, "Ben penceresi"nden bakan başkasını göremez. Görse de hali ile hallenemez. Netice olarak da bencillikten kurtulamaz.
Güzeller Güzeli Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizi bu bencillikten kurtarmak için, bir dua kardeşliğine çağırıyor. Buyuruyor ki;
"Günahsız ağızla dua ederseniz, Allah kabul eder".
Sahabe–i Kiram merak edip sormuşlar:
"–Ey Allah'ın Elçisi! Kimin ağzı günahsızdır ki?.."
"–Senin ağzın kardeşin için, kardeşininki de senin için günahsızdır."
Öyleyse, din kardeşleri birbirleri için dua ederek, kabul edilecek duayı bulacaklardır.
Bu hal. Dualarda buluşmaktır.
Dua kardeşliğinde bir ve beraber olmaktır.
Bir başka deyişle, hayata bencillik penceresinden değil, kardeşlik penceresinden bakmaktır.

UNUTMA EKTİĞİNİ BİÇERSİN
Bir insanın başkalarına ciddi olarak dua etmesi için, onları önemsemesi ve sevmesi gerekir. Başkasını önemseyen ve seven bir gönül, sevilecek kıvamda bir insan olmuş demektir.
Bu gerçek bize gösteriyor ki, bu hayatta verdiğimizi alırız.
Sunduğumuz bize sunulur.
Ektiğimizi biçeriz.
Öteki için dilediğimiz şey, gelir bulur bizi...
Hazreti Mevlana der ki:
“Dağ bile, sesine ses verir.”
Ya insan...
Senin sesini, dileğini, duanı, sunduğun güzelliği sana yansıtmaz mı?

* * *
Bu dünyada yapılmış olan ne iyilik kaybolur, ne de kötülük... İyilik de, kötülük de karşılığını mutlaka bulur. Bu yüzden atalarımız, "İyilik yap, denize at, balık bilmezse, Halık (Yaratıcı) bilir" demişlerdir.
Yine bu yüzden, karşılığını bulamadığımız iyiliklerden dolayı da üzülmeyiz. Çünkü her şeyi görüp gözeten Yüceler Yücesi Rabbimiz, ne kadar küçük de olsa, yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını Kur'an'da bildiriyor.



İYİLİKLER SAHİBİNİN KARŞISINA ÇIKAR
Yaptığımız iyilik, nerede, nasıl karşımıza çıkacaktır bilinmez.
Kurtulduğumuz tehlikelerden sonra söylenen şu cümle, bu açıdan çok anlamlıdır:
"–Verilmiş sadakanız varmış..."
Ancak bu sadaka, sadece fakire verilen para değildir. İhtiyaç sahibine sunulan bilgidir, sevgidir, maddi, ya da manevi bir yardımdır.
Gündemine başkasını alabilen, derdiyle dertlenebilen ve ona çözüm sunabilen bir yürek, sıkılmaz, üzülmez, mutsuz olmaz. Çünkü böyle bir yürek, geniştir, kocamandır.
Sadece "ben" diyenin bakış açısı dardır.
Çoğu zaman, kendi başınalığı, yalnızlığı ve kimsesizliği ile baş başa kalır.
Bu hakikati Atalarımız ne güzel ifade etmişler:
"–Peyniri yalnız yiyen, kendiri dişiyle çeker!"
Bencilliği sebebiyle böylesine yalnız kalanların, malı mülkü arttıkça yükü çoğalır, darlığı, daha da artar.
Bu sebeple dargınlaşır, kavgalaşır ve ruhca aşınır, nefisce de kalınlaşırlar. Yani üzüntünün ve can sıkıntısının kör kuyusuna düşer. .

Yorum (4) Yorum yaz!

Flört

Flörtün kötülüğü, ilk olarak insanın ileride evleneceği kişiye (eşine) bir ihanet, sadakatsizlik ve kötülük olarak gözümüze çarpar... Bu flörtü ister bir kadın işlemiş olsun, isterse bir erkek işlemiş olsun, durum değişmez. Ahlâkın kendisi ve normları, erkek ve kadın için şart ve kuşatıcıdır çünkü...


Örneğin, bu şeyi (flörtü) işlemiş olan bir kadının, ilerideki hayatında bir erkekle evleneceğini düşündüğümüzde, eşi olan kişi (erkek) eğer hanımının bu işlemiş olduğu bu şeyi (flörtü) biliyorsa onun için hoş bir durum olmamasıyla birlikte, kendi iç âleminde bir iç burkuntusunu, bir erkek ezikliğini; ve bunun sinirliliğini ve kıskançlığını hissedecektir. .. Yine, eşinin geçmişte yabancı bir erkek tarafından tanındığını; duygu ve düşüncelerinin mahremlerinin, kıvrımlarının bilinmesi onu üzüntüye, belki de hayat boyu bunu üzerinden bütünüyle atamayacak "birşey" kazandırabilecektir kendisine...

Bu duyguları üzerinden atabilse bile, belli etmese de hayatının bazı anlarında bu şey (flört) aklına geleceğinden, bunu düşünecek ve daima kederlenecektir. .. Belki de eşi ile arasındaki bir tartışmada bu şeyi (flörtü) dile getirecek ve söyleyecektir. ..


Geçmişinde flört eden bir erkekle evlenen bir kadın için de, az önce söylediğimiz güçlü ve baskın olan duygu ve düşünceleri bir erkek gibi aynı ve tam olarak hissetmese bile, kendi kadın fıtratına uygun olarak: Bir eziklik, burkuntuluk, kendini değersizmiş gibi görme, ilgisizlik, soğukluk ve nefret gibi duyguları kendi kadın yapısının nâzik, hassas duygu ve düşünceleriyle hissedecek ve böyle düşünerek üzülecektir...


Devam edelim...

Flörtün kötülüğü kendini bir ailede de gösterir... Bir babadır, annedir ve erkek kardeştir... Olması gerekence ve bozuk bir ruhu olmayan; ve ahlâki duyguları sönmemiş bir baba düşünelim şimdi... Kendi kızının yabancı bir erkekle konuştuğunu, gezdiğini ve buluştuğunu bilince, içinde fırtınalı bir trajedi üzüntüsünü yaşamamış olmaması kaçınılamaz olacaktır onun için... Bunun yanında, bir sinir ve nefret duygularıyla beraber, ailenin izzet, haysiyet ve namus duygularının kırıldığını; ve bunlarla birlikte bir baba ezikliğini, üzüntüsünü hissedecektir kalbinde...

Aile içindeki annede de, kızının kendi annelik misyonuna zarar verdiğini; şimdiki ve gelecekteki ailesinin izzetini ve haysiyetini küçülttüğünü; kendi annelik fıtratının yapısıyla telâş ve üzüntüyü yaşaması ondan beklenecektir. ..


Ailenin diğer ferdi olan erkek kardeş açısından bakarsak; kendi kızkardeşinin yabancı bir erkekle flört etmesi onda belli belirsiz bir kine, nefrete; kendi haysiyetsizmiş gibi duygularıyla beraber, kendi erkek keyfiyetinin kadının namus, iffet ve sadakat unsurlarıyla tamamlanan yönüne zarar geldiğini düşünecektir... Ayrıca yabancı bir erkeğin kendi kardeşini tanıması; onun duygu ve düşünce alanına girmesi onun için mutlu birşey olmayacağı gibi, dış dünyada yaşarken ezik ve sıkıntılı olarak dolaşabilecektir belki de...


Flörtün kötülüğü bunlarla bitmez; eşlerin ilerideki çocuklarında da kendini gösterir...

Evli bir kadının, yahut erkeğin; eşine geçmişindeki 'kaçamak'larını gizlediği gibi, çocuklarına da anlatamazlar bu şeyi... Bir çocuğun, özellikle erkek olan bir çocuğun, annesinin geçmiş hayatında flört ettiğini öğrenmesi hoş birşey olmayacaktır. .. Aynı şekilde bir kız çocuğu içinde bu geçerlidir... Bu şey (flört) onun içinde menfî tesirlere; belki de ilerki hayatında ahlâk bozukluğuna yol açabilir...

Hem evlilik hayatının saadeti, huzuru ve sağlıklı yürümesi için eşler arasında nasıl evliliği sona erdirmeyici birçok uyumlar, şartlar ve evliliğin bilgisi nasıl gerekliyse; ve bunların hepsi sürekli olmalıysa; emniyet, sadakat ve güvende bunlardan birisidir...


Ve en başta gelir... Ayrıca evliliğin saadeti ve huzuru için "olmazsa olmaz" bir mahiyeti eşlere telkin ve emreder... Flört ise kendi yanlış ve çirkin baltasıyla evlilik ağacının köküne iyi bir darbe indirerek, bu ağacı yere sermek ister... Evli insanların geçmişlerindeki flörtleri gizlemeleri boşuna değildir...

Bu şeyin (flörtün) kötülüğünün erkek için olan payına bakarsak; bir erkekte flörtü işleyerek erkek misyonunun ona verdiği: Dış dünyayı iyi bir şekilde düzeltme, koruma ve imar etme işini, yanlış birşeyi (flörtü) yaparak, doğru olarak gerçekleştirmesi gereken kendi misyonunu doğrusuz ve yanlış olarak gerçekleştirecektir. ..


Bunun yanında, söylediğimiz birçok üzüntülere; ezikliklere, nefretlere, kirli ve yanlış hayallere ve düşüncelere; acılara ve ihanetlere sebeb vermesi açısından; ayrıca ahlâkın kendisini ve toplumun ahlâkını zedelediği; evlilik ve aile kurumunu tahrip etmeye ve saadetini bozmaya çalıştığı içinde, kötü birşey yaptığı da belirginleşecektir kendisinin.. .

Yine, ahlâk dışı fiilleri işleyenlerin; ve bunların önünün açıldığı zaman, yanlış ve kötü ahlâkın şuursuzca taklid edileceği ve toplumu kısa sürede bozacağı gözönünde tutulursa, yaptığı şeyin ( flörtün ) iyi birşey olmadığı daha da iyi anlaşılır...


Son olarak flörtün yabancı bir erkek ve kadın için olmaması gereken bir yakınlığa sebebiyet verdiğini; kişileri zina gibi bir çirkinliğe götürebileceğini; evlenmedikleri insanlara karşı kirli duygu ve hayalleri düşüneceklerini; doğru ahlâka göre olması gereken ahlâkî yapıya zıt olan bir nesil ve aile yapısı meydana getirebileceğ ini; evliliğin mutluluğuna ve eşlerin birbirlerine karşı olması gereken "güven" duygusuna kötülük edici birşey olduğunu da söylemeliyiz. ..

Flörtün kötülükleri bunlarla bitmeyecektir elbette; bizim söylediklerimiz bu mesele için satıhüstü ve acelece yapılmış birkaç sözdür yalnızca..


Levent ÖZRENK

Yorum (0) Yorum yaz!

teşekkürler ey acı


Bazı acılardan al ilacını

Bana mazeretlerinden bahsetme

dinlemek duymak yada paylaşmak istemiyorum

Hayallerini anlat düşlerini paylaş benimle

Yada seni pişiren olgunlaştıran acılarını anlat
En etkili öğretmeninden bahset

Hayat nice acılar yaşatır

öyle anlar gelir ki nerdesin ey ölüm dersin
Ve öyle durumlar yaşarsın ki

gözlerin fal taşı gibi açılır vücudun kaskatı kesilir.


Bitmiş olsam taş olsam toprak olsam dersin

görmeseydim duymasaydım keşke dersin


Öyle geceler yaşarsın ki

sabahı sana bembeyaz saçlar armağan eder


Acı katmerlisiyle gelir
Acı çoluk çocuk akraba hep beraber bütün sülalesiyle gelir

kalıcı misafir olarak hem de gitmeyecek sanırsın


Acı en yakıcısını en kavurucusunu da beraberin de getirir sanırsın

silip süpürecek yok edecek diye topuyla tüfeğiyle birlikte gelir
Ve fakat yanılmışın
heyhat bir gidişi vardır ki görülmeye değer
Gerçi hemen gitmez aheste aheste gider ama görkemli gider mehderan gibi
Geride tarumar bir yürek bitmiş bir beden ve

umutsuz bir yarın bırakmadan gider


Aksine benzerlerine Rize Erzurum yolculuğunda sık rastladığımız

yalçın dağlar gibi bir irade bırakarak gider
O dağlar ki dorukların da kayalar görürsün

dimdik asırların hiçbir şey değiştiremediği kayalar

Güneşin yağmurun karın dolunun ondan bir küçük taş bile koparamadığı kayalar
Dağlar gibi bir yürek kayalar gibi bir irade bırakır
idealler için ilkelerinden asla vazgeçmeyenlere marangozluk eder ölçer biçer
Ve insanı adam eder

Teşekkürler ey acı
Ve lütfen güle güle

 

Nermin Şahsi
bilgi@feretiko.com


Yorum (2) Yorum yaz!

Sabah namazı-Senai Demirci


SENAİ DEMİRCİ OKUYOR...
DİKKATLİCE DİNLEMENİZİ TAVSİYE EDİYORUM...

Yorum (0) Yorum yaz!

ümidin ötesindeki sabır




İyilik-kötülük, cesaret-korkaklik, ümit-ümitsizlik gibi uzayip giden bir ikilemler zinciri olan yasamda hersey biz insanlar içindir. Sadece birkaç örnekle yetindigimiz bu ikilemler nedeniyle insan en derin ve çarpici tek yaratiktir. Bu yüzden en karmasik varlik olma özelligini de tasir.


İyi ve kötü duygularin, düsüncelerin çarpistigi bir "arena" olan insan; kötülüklere karsi akil, iman ve/veya inanç ile donatilmistir. Akil ve inanç sahibi insanin kendi içindeki ikilemlere karsi kullandigi araç sabirdir.

İnsan varligindaki kötülükleri önleyebilmek, onlarin zararlarini giderebilmek için sabir sahibi kilinmistir. Ancak burada sabrin yanlis anlasilmamasina da ayri bir özen göstermek gerekir. Sabir demek; siddet ve zorlamaya, her türlü hakarete, eziyete dayanmak degildir. Asil sabir sözü edilen bu kötülük ve çirkinlikleri altedebilmek için gerekli olan her türlü sikintiya gögüs gerebilmektir.

iyi ve kötü arasindaki çekisme insan varliginda devam eder durur. Bu kötülüklerin üstesinden gelebilmek için "sabrin sonu selamettir" diyerek eli-kolu bagli oturmak sabir degil, miskinliktir. Haksizlik, bilgisizlik, ahlaksizlik ve siddete sabredilmez. Memleket için, bilgi için, haksizlik için kisacasi insanca yasama adina gerekli olan bütün deger ve nesneler için rahatini, emegini feda edebilmek, sözü edilen deger ve nesneleri koruyabilmek için güçlüklere katlanabilmek bir erdemdir ve bu erdem sabirdir.

insanin büyüklügü yüksek bir irade ve temiz bir karakter ile, olasi bütün zorluklara sabredebilmesindedir yoksa salt "sabrin sonu selamettir" sözünün ardina gizlenerek miskince yasamasinda degildir.

Yasam süresince devam eden ikilemler arasinda izlememiz gereken yol ise terbiye ve ahlaktir. Sinirsiz sayilan kendini savunma hakkimiz, terbiye ile sinirlidir. Goethe' nin dedigi gibi, yasamlarimizi ve özgürlüklerimizi korumak için hergün yeniden mücadeleye zorunlu kaliyoruz. Bu mücadele sirasinda cesur olmayi deneyelim ve sevdiklerimizi çikarsiz ve sartsiz sevmeyi ögrenelim. Çünkü karsilasilabilecegimiz türlü felaketlere ancak ruhun gidasi olan sevgi ile, ruhun cesareti ve dayanikliligi ile katlanabiliriz. Bu cesaret ve dayaniklilik ise sabrin bir ölçüsüdür.

Dünya üzerinde sahip oldugumuz ya da olabilecegimiz geçici mutluluklar gözlerimizi kamastirmasin, ayni sekilde felaketlerde bizi yildirmasin. Insanin gerçek degeri servet, ün, kudret sahibi olmasinda degil, insanlara yararli olabilmesinde ve onlar için görev duygusu ve bagliligiyla yürekten gelen fedakarliklar yapabilmesindedir. Bütün bunlar için ise sabir anahtardir.

Sabrimizin en büyük besleyicisi ise ümitlerimizdir. Çünkü her ümit yeni bir baslangiç, yeni bir yasam öyküsünün öncüsüdür. Her yeni baslangiç ise ancak sabrimiz oraninda bizimdir.

Sözü Sheakspeare' in ümitsizlik ve ümit, isyan ve sabir ikilemleri arasinda gidis-gelisini örnekleyen bir siirine tasiyalim:

"Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni;
Degmez bu yangin yeri, avuç açmaya degmez.
Degilmi ki çignenmis inancin en seçkini,
Degilmi ki korkudan dili baglanmis sanatin,
Dogruya dogru derken igriye çikmis adin...
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyadan geçtim ama
Seni yalniz komak var, o koyuyor adama!"




Yorum (0) Yorum yaz!